Hayvana Şiddet
- ozlemaltunel
- 10 Mar
- 4 dakikada okunur
Hayvana şiddet konusu, psikoloji ve psikiyatri dünyasında oldukça kritik, düşündürücü ve üzerinde yoğun araştırmalar yapılan bir alandır. Yetişkinlik dönemindeki şiddet eğilimi ve antisosyal kişilik bozukluğunun bir öngörücüsü çocuklukta hayvana şiddet olarak bilinir. Hayvana yapılan şiddet ile insana (kadınlara, çocuklara veya yaşlılara) yapılan şiddet arasında doğrudan doğrudan bir korelasyon bulunmaktadır.
Hayvana şiddet uygulayan bir birey güç ve kontrol sağlama tatmini yaşar, hayvanlar, failin kendini güçlü, baskın ve kontrol sahibi hissetmesi için genellikle "savunmasız" hedefler olarak seçilir. .Empati yoksunluğunun pratik edildiği hayvana şiddet olgularında, şiddeti bir iletişim veya öfke boşaltma aracı olarak kanıksanır. Çoğu durumda birey kendi maruz kaldığı şiddeti veya hayal kırıklığını, kendi gücünün yettiği bir canlıya yöneltir.
Hayvanlar genellikle evdeki şiddet döngüsünün bir parçasıdır. Fail, evdeki bireylere (eş, çocuk) gözdağı vermek için hayvana zarar verebilir veya mağdur hayvanını korumak için şiddet dolu bir ortamda kalmaya devam edebilir. Şiddet, sadece kurbanını (hayvanı) etkilemez; şiddeti tanıklık eden kişiler, özellikle şiddet dolu bir evde büyüyen çocuklar şiddete duyarsızlaşabilir ya da travmatize olurlar, bu kişilerin kurban ya da faile dönüşmesi de çoğu zaman kaçınılmazdır.
Bu davranış biçimi tek başına bir teşhis olmasa da, şu tabloların bir semptomu veya yansıması olarak değerlendirilebilir: Davranım Bozukluğu: Özellikle çocukluk ve ergenlik döneminde tanı alan bu bozukluğun en tipik kriterlerinden biri, hayvanlara karşı acımasız davranmaktır. Antisosyal Kişilik Bozukluğu: Empati kuramama, kurbanın acısına karşı kayıtsızlık ve şiddeti araçsallaştırma. Dürtü Kontrol Bozuklukları: Öfkeyi yönetememe ve şiddete başvurma eğilimi.
Hayvanlara yönelik şiddet, yalnızca hayvanların mağduriyeti değil, toplumun şiddet haritasına dair bir erken uyarı sistemidir. Toplumda bir canlıya yönelik şiddetin meşrulaştırılması bireylerin şiddete karşı olan doğal savunma mekanizmalarını zayıflatır. Hayvanlara uygulanan şiddet içerikli yol ve yöntemler, "sorun çözme yöntemi" olarak sunulduğunda, şiddet uygulayan kişi için bu davranış "toplumsal bir onay almış olur. Bu durum, failin şiddet eylemini ileride insanlara karşı uygulamak konusunda daha az vicdani yük hissetmesine bir başka deyişe eşik düşmesine neden olur. Hayvan istismarı ile insanlara yönelik şiddet suçu (aile içi şiddet, saldırı, cinayet) arasındaki korelasyon neticesinde şiddeti bir çözüm aracı olarak benimseyen toplumlar, bu eşiği aştıklarında suç oranlarındaki artışa karşı daha savunmasız kalırlar.
Sokak hayvanları üzerinden yürütülen tartışmalar, toplumdaki fay hatlarını derinleştiren bir "biz ve onlar" iki uçluluğu yaratmaktadır. Siyasi söylemlerde hayvanların bir güvenlik sorunu olarak kodlanması, hayvan haklarını savunan kesim ile diğer kesimler arasında, iletişimi imkansız kılan bir çatışma ortamı yaratmakta, bu ortak yaşam iradesini zayıflatmakta toplumun bölünmesini ellerini ovuşturarak bekleyenler mevzi kazanmaktadır. Bir topluluğun merhamet ve yaşam hakkı üzerine kurduğu kadim değer yargılarının, politik olarak "işlevsiz" veya "tehditkar" olarak nitelendirilmesi, bireylerin hukuk sistemine ve devlet otoritesine olan güvenini sarsar.
Psikiyatrik açıdan empati, toplumsal düzenin tutkalıdır. Hayvanlar, sosyal sözleşmenin dışında kalan ve savunmasız olan "en zayıf halkadır". Bir toplumun en zayıf ve dilsiz olana ne yaptığı, o toplumun geri kalanına nasıl davranacağının bir aynasıdır. Hayvanlara yönelik sistematik şiddet, toplumda "güçlünün zayıfı ezmesinin meşru olduğu" algısını güçlendirir. Bu algı ise sadece hayvanları değil; çocukları, kadınları ve dezavantajlı grupları da güvensizleştirir.
Sorun çözme adı altında yok etme, şiddeti güvenlik olarak pazarlama aslında toplumdaki huzuru ve güven duygusunu yok etmekte; şiddete tanık olan ve travmatize olan bireyler ikincil travmaya maruz kalmaktadırlar. Toplumsal bir "norm" olarak inşa edilen şiddet, bireyin ahlaki pusulasını zamanla aşındırır. Psikiyatride buna duyarsızlaşma diyoruz. Şiddet, "meşru bir savunma" olarak pazarlandığında, bireylerin şiddete verdiği duygusal tepki (tiksinme, üzüntü, öfke) zamanla söner. Eğer bir toplumda "zararsız" ve "dilsiz" olan bir canlıya karşı şiddet idare eliyle teşvik edilirse, bu durum şiddetin genelleştirilmesi sürecini başlatır. Bu süreçte birey, çevresinde olup biten diğer şiddet olaylarına (kadın cinayetleri, çocuk istismarı vb.) karşı da aynı duyarsızlaşma evresine girer. Şiddet artık bir sapma değil, bir yöntemdir. Bu durumda şiddetin hedefi sadece hayvanlar değil, toplumun devlete ve birbirine olan güvenidir de.
Yasalar, toplumun ortak vicdanının bir yansımasıdır. Toplum vicdanını yaralayan bir yasal düzenleme, bireyin hukukun beni ve yaşam hakkını koruduğuna dair inancını yıkar. Yasal süreçlerin hayvanları "tehdit" olarak tanımlayan bir dil kullanması, ortak yaşam kültürünü bitirerek toplumu mikro-gruplara böler.
Bitirirken Felthous ve Kellert’in (1986, 1987) tarihli çalışmalarından alıntılar yapmak faydalı olacaktır: "Şiddet tek bir hedefe hapsolmaz; aksine, bir kez meşru kılındığında karakterin genel bir özelliği haline gelir. Hayvanlara yönelik sistematik şiddeti teşvik eden veya görmezden gelen bir toplum, farkında olmadan kendi içinde 'genelleştirilmiş bir saldırganlık' kültürü inşa etmektedir. Bugün bir canlıya reva görülen bu hoyratlık, yarın toplumun her hücresine sirayet edecek olan şiddet dilinin habercisidir. Çocukluk dönemindeki hayvana zulmün, bireyin sadece kötü bir dönemden geçmediğini', aksine 'şiddetle kurduğu ilişkinin bozulduğunu' kanıtlar niteliktedir. Şiddetin genelleşmesi, çocuğun empati kapasitesinin sosyal sözleşmeye değil, 'güçlü olanın zayıfı yok etmesi' ilkesine evrildiğini gösterir. Dolayısıyla, hayvana yönelik şiddetin toplumsal düzeyde normalleştirilmesi, gelecekteki toplumun empati eşiğinin düşürülmesi ve şiddetin bir yöntem olarak meşrulaştırılması anlamına gelen, geri dönüşü zor bir psikolojik yatırımdır." Öte yandan Marin AM ve ark. "Sadece faillerin değil, izleyicilerin de şiddete karşı takındığı tutum, toplumun genel 'psikolojik sağlığı' hakkında bize veri sunduğu"nu söyler: "Eğer bir toplumda hayvana yönelik şiddet karşısında 'sessiz kalan izleyiciler çoğunluktaysa, bu durum empati mekanizmalarının toplum genelinde zayıfladığını; yani 'sosyal bir duyarsızlaşma' sürecinin yaşandığını gösterir.
Felthous ve Kellert’in; Martim AM ve ark'nın belirttiği gibi, şiddetin genelleşmesi sadece faillerle sınırlı değildir; şiddete müdahale etmeyen bir toplum, farkında olmadan o şiddetin ortağı haline gelir. İstanbul Milletvekili Sayn Nimet Özdemir’in, mevcut politikaların sonucunda her üç köpekten birinin hayatını kaybettiğine dair dile getirdiği vahim tablo, bu şiddetin nasıl somut bir yıkıma dönüştüğünü gözler önüne sermektedir. Sokak hayvanları üzerinden yürütülen, korku temelli bu strateji, sadece savunmasız canların yaşam hakkını elinden almakla kalmayıp aynı zamanda toplumun empati bağlarını geri dönülemez şekilde kopartmaktadır. Şiddetin genelleştiği ve vicdanın susturulduğu bir iklimde ise, kaybeden sadece hayvanlar değil, bizzat insanlar ve toplumsal uzlaşı zemini olacaktır
Kaynaklar:
1) Felthous AR, Kellert SR. Violence against animals and people: is aggression against living creatures generalized? Bull Am Acad Psychiatry Law. 1986;14(1):55-69.
2) Felthous AR, Kellert SR. Childhood cruelty to animals and later aggression against people: a review. Am J Psychiatry. 1987 Jun;144(6):710-7.
3) Martín AM, Vera A, Marrero RJ, Hernández B. Bystanders' reactions to animal abuse in relation to psychopathy, empathy with people and empathy with nature. Front Psychol. 2023 May 12;14:1124162.
Çok güzel bir yazı.
Hayvana kalkan elin, aslında bir sonraki aşamada çocuğa, kadına veya yaşlıya yöneleceğini anlatmışsınız.
Şiddetin bir çözüm yöntemi gibi pazarlanmasının toplumun ahlaki pusulasını nasıl bozduğunu çok iyi analiz etmişsiniz.👏